2/5/2008 ·

Piyanoyu Kim İcad Etti

Org ya da organ denilen müzik aleti hariç, piyanonun en karmaşık müzik aleti olduğunu acaba biliyor musunuz? Gerçekte,piyano adı "yumuşak-kuvvetli "anlamına "pianoforte" deyiminden gelmektedir. Bu da,piyanonun ne kadar değişik tonlarda ses verebilen bir müzik aleti olduğunu belirtmek için düşünülmüştür.

Piyano böylesine karmaşık bir müzik aleti olmasına rağmen, ilk şekli "monokord tek kiriş" diye adlandırılan son derece ilkel bir kutu yapısındaydı. Bu kutuda sadece bir tel geriliydi ve skala'nın aralıkları kutunun üzerinde işaretlenmiş bulunuyordu. Eski kudsal kitaplarda da böyle bir müzik aletinin bahsi geçmektedir.

M. S. 1000 yıllarında,Guido d'Arezzo adında bir İtalyan bu müzik kutusunun üzerine uygulanmak için sürgülü bir köprü icat etti. Köprünün varlığından yararlanarak başka teller ve anahtarlar ekledi. 16. yüzyılda.sözkonusu müzik aleti yaygın ölçüde kullanılmaktaydı.

Sonradan bu müzik aletinden geliştirilen en zevkli,en hoşa giden enstrüman "klavye" olmuştur. Klavye'de ses, tellerin titreşimleriyle elde ediliyordu. Teller gergin yaylar durumundaydı ve bunların üzerindeki düzleştirilmiş pirinç bir pimle basınç uygulanılmaktaydı. Bu müzik aletinde çalanın isteğine bağlı olarak ses tonunu güçlendirmek ya da düşürmek (azaltmak) imkanı vardı.

Gene buna yakın başka bir müzik aleti daha yapılmış olup ,bu alet dikdörtgen biçimindeydi.Dört oktavlı bir anahtar düzeniyle çalınıyordu. 17. yüzyılda başka bir müzik aleti yaygınlaştı. Sözkonusu müzik aleti klavye'den daha büyüktü. Genellikle iki dizi anahtar düzeni vardı. Biçim itibarı ile büyük bir piyanoyu andırıyordu.

En sonunda, 1709 yılında Bartolommeo Christofori bildiğimiz piyanonun ilk örneğini yaptı. Tellerin vurmayla -tuşlara basarak ses vermesi, bunu daha önceki örneklerden ayırıyordu. Tuşlarla ses verme düzeni,önceki örneklerin en büyük sakıncası olan sürtünme sesinin bertaraf edilmesini sağlamıştı.

Bestelerinde piyanonun en yaygın ölçüde kullanılmasına zemin hazırlayan besteci Beethoven'dir.

Yorum (yok) Yorum yaz!

2/5/2008 ·

Dünyada İlkokul Nerede Açıldı

Hepimiz biliriz. Okul,insanların, özellikle çocukların ve gençlerin eğitimi için açılmış, onların öğrenim yapmak amacıyla bir araya geldiği bir yerdir.

Bu tanımlamadan iki gerçek ortaya çıkmaktadır: Okul belirli bir yerdir. Bir defada birden fazla çocuğun(veya gencin) eğitim gördüğü,öğrenim yaptığı bir kurumdur.

Modern okulların geçmişi eski Yunanistan ve Roma'ya kadar uzanmaktadır. Fakat eski Yunanistan'da bile,öğretim üyelerinin çocuklara tek tek ders verdikleri bir dönem vardı. Söz konusu okullarda, çocukların,gençlerin topluca ders aldıkları "sınıf diye bir yer yoktu.

Daha sonraları,eski Yunan bilgeleri,filozofları belirli çevrelerde yerleştiler. Ders vermek amacıyla dolaşmaktan vazgeçtiler. Şimdiki anlamıyla okula yakın kurumlar açtılar. Büyük Yunan Filozofa Eflatun,devamlı olarak üç,dört yıllık süreyle, kurslar halinde ders verdiği bir yer kurup,bunu "Akademi" diye isimlendirdi.

Bu "okul", daha ziyade askeri amaçlarla geçitler, beden eğitimi egzersizleri yapılan jimnazyum'daydı. Bir süre sonra, Aristo da, halka açık başka bir jimnazyum olan "liseum" da kendi okulunu açtı. Nitekim okul karşılığı Almanca "gymnasium", Fransızca "lycee" deyimi ve İskoç dilinden kökenli "academy", Eflatun ve Aristo'nun açtığı kuruluşlardan gelmektedir.

Gerçekte,bu okulların ikisi de modern okullara benzemekten uzaktı. Tartışmaların yapıldığı, bazen de konferanslar, hatta söyleşiler halinde ders verilen yerlerdi. 250 yılında, Yunanlılar gramerin bütün gençlere öğretilmesi gereken bir konu olduğunu düşündüler.Gramer okulları açıldı. Bazı ülkelerdeki "gramer olculu "diye tanımlanan orta öğrenim okulları da buradan gelmektedir.

Sonradan Yunanlıların etkisinde kalan Romalılar, modern okullara daha çok benzeyen okullar kurdular. Bir Roma okulunda, çocuklar erken uyanırlar, yabancı bir dil öğrenirler ve iyi davranış,örnek yurttaş olma dersleri alırlardı. Başarısızlıkları,hal ve gidişlerindeki düzensizlik,öğretim üyelerine itaatsizlik de kamçıyla cezalandırılırdı.

Yorum (yok) Yorum yaz!

2/5/2008 ·

Ateş Nasıl Keşfedildi

İnsanoğlu ateşi çok eski zamanlardan beri bilmektedir.Bundan yüz binlerce yıl önce Avrupa'da insanların yaşamış olduğu belirli mağaralarda,ocak niyetine kullanıldığından şüphe edilmeyen taşlar arasında kömür ve yanık kemik parçaları bulunmuştur.

Fakat insanoğlu ateş yakmayı nasıl öğrenmişti acaba? Bu soruyu ancak tahminle cevaplandırabilmekteyiz.İlk insan ateş yakmayı öğrenmeden öncede bunu nasıl kullanacağını, ateşten nasıl yararlanacağını biliyordu.Örneğin yıldırım kof bir ağaç kütüğünü yakıyor, bunun yakınındaki bir insan da kütükten sağladığı ateşi uzun süre muhafaza ediyordu.

Yukarda değinmiş olduğumuz gibi, mağara devri insanının ateş yakmayı nasıl öğrendiğine ilişkin tutarlı bir tahminde bulunabiliriz. Karanlıkta kuvvetle birbirine sürtülen taşların kıvılcımlar meydana getirdiğini mağara adamı muhakkak fark etmişti. Fakat iki taşı birbirine sürterek ateş yakabilmek, fikrinin doğması ve bunun uygulanması için nice kuşakların geçmesi gerekmiştir.

İnsanoğlu tarafından yakılan ilk ateş konusunda değişik bir tahmin daha vardır. Bu tahmin,günümüzde ilkel topluluklarda yapılabilecek bir gözlemle ilgilidir.Şimdi,sözünü ettiğimiz bu ilkel topluluklardaki bazı yöntemlere eğilelim. Alaska'da bazı kabilelerden yerliler, iki taş üzerine sülfür (kükürt) sürer ve bu taşları birbirine sürterler. Kükürt ateşlenince de,yanan taşı kuru otların veya ateş alabilecek başka şeylerin üzerine atarlar.

Hindistan'da ve Çin'de, kırık bir çömlek parçasına , bir bambu (kamış) çubukla sertçe sürtülür. Bambu çubuğun dış yüzü çok serttir ve çakmak taşı niteliklerine sahiptir. Eskimolar ise, alelade bir kuvartz parçasını, bir demir piriti parçasına sürterler. Kuvartz,bünyesinde silis bulunan bir nevi taştır. Gerek bu tür kuvartz gerekse silisli demir parçaları, Eskimolar'ın yaşadıkları çevrede çok yaygın ölçüde bulunur . Kuzey Amerika'da yaşayan kızılderililer arasında da, ateş yakmak için iki çubuğu birbirine kuvvetle sürtüştürmek çok yaygın bir yöntemdir. Örneklerden de anlaşılacağı gibi, bu uygulama ve yöntemlerin hepsi yaklaşık olarak aynı esasa dayanmaktadır.

Eski Yunanlılar ve Romalılar ise başka bir yöntemden yararlanırlardı. Bu yöntemin temel unsuru, güneşin ışınlarını belirli bir noktada odaklaştıran bir nevi mercekti.

Güneşin ışınları bu mercek sayesinde belirli bir noktada yoğunlaştırıldığı zaman, kuru bir ağaç parçasının yanmasını sağlayacak kadar ısı uygulanmış oluyordu.

Eski çağlarda ateşle ilgili olarak dikkati çeken bir şey de, birçok ilkel toplumlarda insanların "devamlı ateş"i muhafaza etmeleri,bu bakımdan gösterdikleri titizliktir. Şimdiki Meksika'da yaşayan eski Mayalar, Aztekler, tapınaklarında veya belirli yerlerde hiç sönmeyen,sönmesi ne meydan verilmeyen devamlı ateşler yakarlardı. Eski Yunanlılar, Mısırlılar ve Romalılar da, tapınaklarında aynı yöntemi uygulamışlardır.

Yorum (yok) Yorum yaz!

2/5/2008 ·

Kuyruklu Yıldız Nedir ?

Bir zamanlar bir kuyruklu yıldızın görünüşü insanların korkuyla titremelerine,dehşete kapılmalarına sebep olurdu. İnsanlar, kuyruklu yıldızların öldürücü salgın hastalıklar,savaşlar,insanlığın bütünü için büyük ölçüde tehlikeler konusunda uğursuz bir belirti, kötü bir kehanet niteliği taşıdığına inanırlardı.

Bugün,bir kuyruklu yıldızın ne olduğuna ilişkin bilimsel temellere dayanan bir bilgimiz var. Gene de onlarla ilgili tüm soruları cevaplandırabilmiş değiliz. Bir kuyruklu yıldız ilk göründüğü zaman küçük, çok küçük bir ışık noktası halindedir. Oysa bu ışık noktasının çapı binlerce mil olabilir.

Işıklı nokta,kuyruklu yıldızın "başı" veya "nükleuz"udur. Bilim adamlarına göre,bu ışıklı nokta,gazlarla bileşki halinde katı,kitlesel maddeciklerin kümelenmesinden oluşmuştur. Ancak,bu maddenin nereden, hangi kaynaktan geldiği halen bir esrardır.

Kuyruklu yıldız güneşe yaklaştığı zaman, genellikle arkasında bir kuyruk belirir. Kuyruk, çok ince gazları ve çok küçük zerrecikleri kapsayan bir yapıdadır. Bu çok küçük madde zerrecikleri,kuyruklu yıldız güneşin etkisi altına girdiği zaman başından kopuşmuş, yayılmıştır. "Nükleuz"un çevresinde üçüncü bir kesim vardır. Söz konusu kesim "koma" diye adlandırılır. Koma'nın parlak bulutumsu bir görünümü olup, çapı bazen 150.000 mili bulur,hatta aşar.

Kuyruklu yıldızların kuyrukları biçim ve boyut bakımından çok değişiktir. Bazıları kısa ve enli,bazıları ise uzun ve incedir. Genellikle,uzunlukları en azından 5.000.000 mildir.Buna karşılık, bazı kuyruklu yıldızların hiç kuyruğu yoktur. Bazen de kuyruk 100.000.000 mil uzunluğundadır.

Kuyruk büyüdükçe, kuyruklu yıldız hız kazanır. Güneşe yaklaşırken baş kısmı önde olarak hareket halindedir. Sonra garip bir şey olur. Güneşten uzaklaşan kuyruklu yıldızın kuyruk kısmı öndedir. Başı da onu izler. Bunun nedeni, güneşten yayılan ışığın basıncıdır. Bu basınç,çok küçük zerrecikleri, kuyruklu yıldızın "baş" kısmından iter,uzaklaştırır ve kuyruk yapısında toplaşmalarına sebep olur.

Bunun sonucu olarak, kuyruklu yıldız güneşten uzaklaşırken kuyruk kesimi öndedir. Güneşten uzaklaşmasıyla,kuyruklu yıldız derece derece hızını kaybeder. Sürati azalır, sonra görülmez olur. Kuyruklu yıldızlar bazen yıllarca görülebilir de. Fakat içlerinden çoğunun görülmesiyle gözden kaybolması kısa zamana sığar.

Kuyruklu yıldızlar güneşin çevresinde birbirini izleyen turlar yaparlar. Ancak, bir tek hareketin yapılması için uzun bir süreye ihtiyaç vardır. Nitekim Halley kuyruklu yıldızı bu seferini 75 yılda tamamlamıştır.

Halen astronomların listesinde 1000 kuyruklu yıldız kayıtlıdır. Öte yandan,güneş sistemimizde gözle seçilip görülmeyen yüz binlerce kuyruklu yıldız bulunabileceği de ileri sürülmektedir.

Yorum (yok) Yorum yaz!

2/5/2008 ·

Göz Yaşı Nedir ?

Gözyaşı denilen şey, muhtelif fırsatlarla kendisini gösterir. Ağladığımız zaman, çok güldüğümüzde,acı bir rüzgar gözlerimize doğru yüzümüze çarptığında gelir.Esasına bakılacak olursa,göz yaşının gelmesi için belirli bir fırsat gerekmez. Daima akmaktadırlar. Sadece onların varlığını fark etmeyiz.

Onların varlığını fark etmemiz,çeşitli sebeplerle,aşırı bir şekilde boşanmalarından olur. Gözlerimizi gözyaşı akıntısından korumak için,temiz tutmalıyız. Her üst gözkapağının altında, gözyaşı husule getiren kesecikler mevcuttur. Bu kesecikler, devamlı ve düzenli bir şekilde gözyaşı meydana getirirler. Gözümüzü her kırpışımızda, gözkapakları, gözümüzün yüzeyindeki bir miktar gözyaşını emer. Bu iş, bir otomobil camsilicisinin çalışmasından farksızdır.

Hayatımız boyunca,bu iş ikiyüz elli milyon defa vuku bulur. Bahis konuşu sistem,gayet mükemmel bir şekilde ayarlanmıştır. ..

Ancak,yukarda sayılan ve belirtilen fırsatlarda,kontrolün gevşemesi,hatta geçici bir süre için ortadan kalkması, gözyaşlarının büyük ölçüde boşanmasına sebebiyet verir...

Yorum (yok) Yorum yaz!

« Önceki ::